http://rapidshare.com/files/86648959/sesinhafifligi.rar.html
II
Kayıtları amatör ortamlarda yaptık ve basit bir ev
bilgisayarı aracılığı ile birleştirdik. Söyleyenlerin
içlerinden geldiği gibi, mekanik bir diziye sıkışmadan
söyleyebilmelerine sağlamak için
metronomu ve kanal kayıt tekniğini kullanmadık.
Böylece belki de müziğin olmazsa olmazı olan
ama piyasa müziklerinde göremediğimiz
aritmik yorumlar çıkabildi ortaya.
Duru insan sesleri ile birlikte gündelik
hayatımızda karşımıza çıkan sesleri de derledik.
Hayatımızda maruz kaldığımız seslerin insan avazı ile birlikte toplumsallığımızı tamamladığını vurgulamak istedik.
III
Özetle, bu albüm ile, zaten bizim olması
gerektiğini düşündüğümüz iki şeyi: sesimizi ve
toplumsallığımızı, piyasanın elinden kurtarıp
kendimize döndürmeye çalıştık.
Yaşasın Tony Gatlif (filimleri bize, kayıt fikrini
verdiği için), yaşasın Kardeş Türküler (halkların
müziğini sola taşıdığı için), yaşasın dijital teknoloji,
paylaşım programları (topluma ait olanı
tekrar topluma kavuşturdukları için). Bunların
yanında demeğe gerek yok ki zaten kahrolur
kapitalizm.
Ses hafiftir, herkes havalandırabilmeli onu.
Yiğit
I
Bizim için İkibinaltı yılının Kasım ayında
başlayan ve İkibinyedi yılının Haziran ayında
tamamlanan bu sekiz aylık süre, albüm fikrini
geliştirmeye başladığımız, kayıtlar alıp
heyecanlandığımız ve en nihayetinde
umudumuzu kesip albümün hiç bitmeyeceğini
düşündüğümüz bir dönem oldu. Hiçbirimizin
profesyonel müzisyen olmadığı ama hepimizin
ucundan kıyısından müzikle ilgilendiği "bir grup insan" olarak bu süreçte yapmaya çalıştığımız şeyin aslında, "albüm" denen metanın tanımını değiştirmeye çalışmak olduğunu fark ettik.
En başta, ortada bir "müzik grubu" olmadan,
"beste denemeleri" yapmadan albüm
yapılabileceğini varsaydık. Türkü-barlarda sahne almadan da ortaya bir ürün koyma cesaretinin gösterilebileceğini düşündük. Prodüktörlere görücü demosu da hazırlamadık.
Ama bir albüm yaptık. Söylemeyi sevdiğimiz ve
içimizden geldiği gibi söylediğimiz parçaların
kayıtlarından oluşan bir derleme...
Stüdyoda doldurulmamış olması, parasız
yayınlanması, çoğu kayıtta çalgı eşliğinin
olmaması bizim için onun albüm olmamasını
gerektirmiyor. Bilakis, işte tam da bunu
amaçladığımızdan bir albüm yapmış olduğumuzu düşünüyoruz.
Ne söyleyeceğime karar vermek uzun sürdü. Yaşadığımız coğrafyanın bu iç içe geçmiş, zaman zaman birbirine kaynamış ve bazen daha uzak köşelere dal atmış, bezenmiş zenginliği önümde derya gibi dururken...
Bu zenginlik, toplumsal düzenden ve tarihsel akıştan bağımsız bir yeniden-üretim değil. İnsanlar arası bütün ilişkilerin ‘piyasa' aracılığıyla düzenlendiği bir toplumsal sistemde, insan varoluşlarının, yeniden-üretimlerinin alınıp satılabilir hale gelmesinden müzik de nasibini almış.
Maruz kaldığımız müzik paralı bir derya denize dönüşmüş.
İnsanın doğayı taklidi/ duygularını dışa vurum biçimlerinden biri/ yaşamın izdüşümü/ insanın insana seslenişi olarak tanımladığım müzik, bugün maruz kaldığımız umumi haliyle bir meta!
Müzik, ezgiler, sözler hep onu iş edinmiş
profesyonellerce üretilmiş ve onu almak isteyenlere
satılmış, yaygın hale gelen formu ise başka şeylerin
alınması karşılığında verilmiş (reklamları izleme
karşılığında müzik dinleme).
Elimi işin mutfağına uzatmaya kalkıştığımda bu
kadar bocalamam bundan olsa gerek diye
düşündüm. Oysa yapacağım başka herhangi bir
üretimin çıkış noktası nasıl bensem, müzikte de
çıkış noktam kendim olmalıydım ve insanın kendini
anlatmasından daha doğal ve kolay bir şey
olamazdı.
La Berceuse tam böyle bir anda imdada yetişti. O
bir ninniydi! Bir insan yavrusu dünyaya geldikten
sonra müzikle ilk temasına denk düşen ezgilerden
biri.. Üstelik meta için üretilmeyen bir şey! Anne
şefkatinin ses hali...uyumak üzere olan bir bebeğin
nefes ritmi…
Tony Gatlif'in Swing filminden edindiğimiz bu ezgi
Lübnanlı müzik adamı Marcel Khalife'ye ait. Ezgi
bende dinginlik ve şefkat uyandırdı, söyledikçe
içine aldı, sarmaladı. Ezginin Arapça olan orijinal
sözlerini içimden geldiği gibi kendi dilimde devam
ettirdim. İlk defa ninnilerin sadece bebeklere değil
bütün sevilenlere söylenebileceğini düşündürttü
çünkü onu dinleyen kadar söyleyeni de saflaştıran
ve rahatlatan bir tarafı vardı.
Ferda
4. Dar Hejirokê- İncir Ağacı
Dar Hejirokê
Hejira çiyayê lê lê delala çiyayê
Dar hejirokê xem revinokê
Nav gul û giyaye lê lê nav gul û giyayê
Dar hejirokê xem revinokê
Buk dilâ zavaye lê lê buk dilê zavaye
Dar hejirokê xem revinokê
Hejira me reş e lê lê delala me reş e
Dar hejirokê xem revinokê
Buk çendi keleş e lê lê buk çendi keleş e
Dar hejirokê xem revinokê
Zavayê kêfxweşe lê lê zavaye kêfxweşe
Dar hejirokê xem revinokê
Hejira latê ye lê lê delala latê ye
Dar hejirokê xem revinokê
Ser bextê yarê ye lê lê ser bextê yarê ye
Dar hejirokê xem revinokê
Cizir bin xetê ye lê lê cizir bin xetêye
Dar hejirokê xem revinokê
İncir Ağacı(sın)
Dağların inciri, dağların güzeli
İncir ağacısın gam götürensin
Güllerin içindesin, güllerin içindesin
İncir ağacısın gam götürensin
Gelin, damadın yüreğidir
İncir ağacısın gam götürensin
İncirimiz karadır, güzelimiz esmerdir
İncir ağacısın gam götürensin
Gelin çok güzel ve görkemlisin
İncir ağacısın gam götürensin
Damat keyiflidir
İncir ağacısın gam götürensin
Tanrının inciri ve güzelidir
İncir ağacısın gam götürensin
Yarin bahtınadır, yarin bahtına
İncir ağacısın gam götürensin
Cizre sınırın altındadır
İncir ağacısın gam götürensin
İncir Ağacı pek çok kişinin ilk kez Gönül Yarası
filminde Aynur'un harika yorumuyla dinlediği bir
türkü. Ama aslında anonim bir türküdür, Botan
civarına aittir... Ben de bugüne kadar Aynur'dan
önce kimseden dinlememiştim. Orijinalini bilenlerin
yorumlarına bakılacak olursa, Aynur'un kasetindeki
düzenlemeden oldukça farklı ve çok daha ağır bir
ritimle söylenen bir parçadır. Dolayısıyla, bölgedeki
bir çok benzeri gibi, eğlenceli ve hatta "umut" dolu
sözlere rağmen hüzünlü ve ağır bir ritim zıtlığı
burada da görülür. İnsanın içine işleyen bir ezgi...
Ruhat Sena
* Bana sözleri tercüme eden ve telaffuzuma yardım eden Ahmet Murat Aytaç'a teşekkür ediyorum ve Arapça halklarından telaffuz konusundaki hatalarımı mazur görmelerini umuyorum.
6. Altın Hızma,
Altın hızma mülayim
Seni haktan bileyim
Yaz günü Temmuz'da
Sen terle ben sileyim
Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şad oldum
Altın hızma incidir
Gömleğin narincidir
Menim lal olmuş dilim
Ne dedi yar incinir
Altın Hızma, bildiğim en güzel aşk
türküsüdür. İlk kez Ruhi Su'nun sesinden dinledim yıllar önce. Tüm Ruhi Su
türküleri gibi söyleme meraklılarına "yorum" şansı bırakan bir türkü idi. Ben de
kendimce ritmini bozarak söyleyiverdim yıllarca. Kerküklü Abdurrahman
Kızılay'dan ritmik bir Altın Hızmav
Mülayim dinlediğimde de sevdim. Yine
de en hoşa giden versiyonu, arkadaşlardan mürekkep bir koroyla birlikte söylenip
şad olunandır.
Bu kayıt, o koronun
değişmezlerinden Ufuk'un sazı eşliğinde yapıldı.
Duygu
8. Epar to Kalasopo-Sepetini Al
Epar to kalasopo su e pulim pulim
Kias pame sa tomatas ela ela leose
Na kahume ke leose e pulim pulim
Kardias kamonantas ela ela lesoe
E Huriye sen nereye e yavrim yavrim
Koyunlar endi dereye gel haboyle beriye
Yeti emedum seni e yavrim yavrim
Ben yuruye yuruye gel haboyle beriye
Parxar ayera fisesen e pulim pulim
Kapothen telia telia ela ela leose
Pulopon ta filematas e pulim pulim
Likea amon melia ela ela leose
d: Yunanca'daki delta harfine denk geliyor. Telaffuzu İngilizce "this" sözcüğünde olduğu gibi d ile z arası bir sesle verilir. Dilin alt dişlerle üst dişler arasına getirilip "d " demeye çalışılmasıyla çıkarılabilen bir sestir.
th: Yunanca'daki theta harfine, Arapça'daki s harfine denk. Okunuşu yine İngilizce'den örnek verecek olursak "think" sözcüğündeki gibi, peltek bir s sesidir.
x: Bu da Arapça ve Kürtçe'deki gırtlaktan çıkarılan h sesine denk gelir.
Sepetini al e yavrum (kuşum) yavrum
Domates tarlasına gidelim gel gel diyorum sana
Sana açayım e yavrum yavrum
Kalbimin dertlerini gel gel diyorum sana
Serin bir yayla rüzgar esti e yavrum yavrum
Bir yerlerden serin serin gel gel diyorum sana
Yavrum öpücüklerin e yavrum yavrum
Beni bal gibi kesti gel gel diyorum sana
Bu parçanın Türkiye'de ilk kaydı Nikos Mihailidis tarafından "Horon ke Tra odia" adlı albümde yapıldı. Parçadaki Rumca kısımları Niko Türkçe kısımlar da Osman Yazıcı seslendirdi; ayrıca Ayşenur Kolivar da vokal yaptı. Parçanın Türkçe bölümündeki nakaratlar da Rumca okunmuştu fakat ben burada elimden geldiğince Türkçe karşılığına mümkün olduğu kadar sadık kalarak parçanın öyküsünü/seyrini bozmayacak şekilde çevirmeye çalıştım.
Parçanın bir diğer yorumunu Fuat Saka, Lazutlar-3 albümünde Romana ismiyle ve farklı sözlerle hem Türkçe hem Rumca olarak yaptı. Bu albümde Fuat Saka'ya Kostas Siamidis gibi çok önemli Rum bir kemençeci eşlik etti. Bu iki yorum arasında melodik bakımdan farklar var.
Volkan Konak da, genelde bütün parçalarında yaptığı gibi türküyü aslını bozarak bütün sözlerini değiştirerek ve tamamen Türkçe olarak albümünde kullandı.
Parçanın Yunanistan'da yapılmış başka kayıtları da var. Orda daha çok Fuat Saka'nın Romana yorumuyla fakat "kor epien so parxar" adıyla karşımıza çıkıyor. Kourtidis'in kaydı benim ulaşabildiklerim arasında oldukça güzel bir kayıt...
Ahmet
10. Bir Fırtına Tuttu Bizi,
Bir Fırtına Tuttu Bizi Deryaya Kardı
O Bizim Kavuşmalarımız A Yarim Mahşere Kaldı
O Bizim Kavuşmalarımız A Yarim Mahşere Kaldı
Yeni Cezve Yeni Cezve Kaynar Kaynamaz Oldu
O Benim Nazlı Yarimin Dilleri Söyler Söylemez Oldu
Yeni Cezve Yeni Cezve Kaynıyor Ocakta
Kasatura Belimizde (A Yarim) Martınımız Kucakta
Mapsanede Yata Yata Yanlarım Çürüdü
Pencereden Baka Baka A Yarim Ela Gözler Süzüldü
Türkünün yöresi Selanik'tir; kaynağı Fatma Çil, derleyen ise Yücel Paşmakçı'dır.
Pek çok piyasa türkücüsünün korkunç yorumlar yaptıkları türkülerden biridir. Bir "çalın davulları" bir de bu türkü yörenin piyasa tarafından kullanıla kullanıla bitirilememiş türkülerindendir.
Mert
12. Gelevera Deresi,
Bunu bir türkü mü yoksa beste mi olduğu, kaynağının kim olduğu konusunda çeşitli söylentiler vardır. Fikret Kızılok'un bestesi olduğu bunlardan birisidir.
Ama Karadeniz'in asi sesinin ölümünün ardından bu türkü onun söylediği diğer onlarca beste ve türkü ile birlikte Kazım Koyucu ile özdeşleşmiştir artık.
Gelevera deresi bir aşk türküsü ama aşkın yakıcılığından olsa gerek nefreti de barındırıyor içerisinde... Türküyü var edenlerin, aşkın içinde barındırdığı tezadı, bedduaları ile ortaya koyduğu çok açık: Söylerken "yüzünden silinmesin bıçağımın yarası" sözlerini, "ahdımızın yarası" olarak değiştirsek mi diye düşündük; sonra ikisini de söyledik.
(Not1: Cernobill'de yaşanan nükleer facia Kazım Koyuncu'nun acısı gibi yüzlerce acıyı Karadeniz'e bırakmışken hala Sinop'a bir nükleer santral yapılmasının kurgulanıyor olması en hafif tabiri ile alçaklık... Türkiye'de ilgili kurumlar mühendis odaları, tabipler odaları vd. nükleerin zararları konusunda bas bas bağırırken bunlara kulak tıkamak da... Bu nükleer oyununu bozmak bizim borcumuz olmalı...)
(Not2: Kazım'ın yeni albümü, 2006 sonu itibari ile Halkevlerinin ( desteği ile çıkmış durumda, işin güzel yanı Kazım'ın bu albümden elde edilecek olan gelirle kurulacak bir "Kazım Koyuncu Vakfı" ile yaşatılacak olması.)
Emrah-Ezgi
Saatlerce emek biriktirdik, saatlerce şarkı söyledik, ama neden? Hepimizin onca işi gücü varken ve birileri zaten sürekli çok daha "profesyonel"
şarkılar söylerken?
Bu soruya, sanırım hepimizin ortak cevabı müziği sevmemiz olacak.
"…Biz yeni bir hayatın acemileriyiz / Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor / Şiirimiz aşkımız yeniden/ Son kötü günleri yaşıyoruz belki / İlk güzel günleri de yaşarız belki…" C. Süreya
Cemal Süreya'nın "son kötü günleri"nden her şey gibi müzik de azade değil ne yazık ki. Koskoca bir
endüstrinin göbeğinde, teknoloji ile iç içe girmiş ve tek tipleşen bir endüstri; farklı farklı melodilerin dıp-tısların arkasında erimesi.
Biz bütün acemiliğimizle ve de kusurlarımızla başka türlü bir müzik yapma yolunu aradık. Dost sohbetlerinde söylediğimiz şarkıları, bulaşık yıkarken mırıldadığımız melodileri paylaşmak istedik…
Memet Sait'e gelecek olursak, beni bu türküyü söylemeye iten en önemli etmen, Şahin Bey'e duyduğum saygı ve sevgi… Yemen'den Trablusgarb'a, Balkan savaşlarından Sina cephesine kadar pek çok savaşta çatışmış olan Mehmed Said'in Antep'te kurtuluş mücadelesinde hayat vermesi ardından yakılan Şahin Bey türküsü (Mehmet Said'e yakılan bildiğimiz bir diğer türkü de Cem Karaca'nın muhteşem yorumuyla tanınan "Atına Binmiş de Elinde Dizgin" türküsüdür)... Burada bir militarizm güzellemesi ya da ulusalcı/milliyetçi gurur değil hissettiğim. Özgürlüğe bu kadar aşkla, şevkle sahip çıkan, bu uğurda gözünü kırpmadan her şeyini veren insanlar her türlü saygıyı hak ediyorlar.
Buradaki kaydı gitarla söyledim lakin türkü ses aralığı oldukça geniş bir türkü, dolayısı ile ince seslere çıkmakta epeyce zorlandım. Sonra ki süreçte saatlerce çalışarak sesimin çatlamadığı bir kayıt elde ettik ama yine de ilki kadar içten olmadığı için bu ilk yorumu koymayı tercih ettik.
Emrah
16. Iğdır'ın Al Alması,
Iğdırın al alması ay balam
Yemeye bal alması
Yar gelenden sonra
Yaramın sağalması
Ölürem
Ölürem yar yetimem yar
Al balam ay
Sevirem yar
Iğdırdan alma aldım ay balam
Yarimi yola saldım
Yar gidenden sonra
Ayva gibi sarardım
Deryada deryalıklar ay balam
Suda oynar balıklar
Ne bu sevda olaydı
Ne de bu ayrılıklar
Nursaç Doğanışık'ın sesinden dinledim ilk kez. Siyaset Bilimi Topluluğu içindeki müzik grubumuzda hemen her fırsatta söyledik türküyü. Eskimeyişi melodisinin güzelliğinden, hikayesinin evrenselliğindendir.
Türkünün, Seza Kırgız tarafından farklı bir yorumla söylenmiş hali de mevcuttur...
Duygu
18. Mazi Kalbimde Bir Yaradır,
Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden
Önünde ben geldim de dize
Yar olmadı mı kimsesize
En nihayet düşüp can verdim
Gözündeki yeşil denize
Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa hazin bir viran oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu.
Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin maceradır
Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O adam da unuttu beni
Albüm kayıtlarına başlarken, dinlemekten koktuğum sesimin ortalıkta dolanacağını ve kulaklara, nesnelere çarpıp bana ne şekilde geleceğini düşündüm. Neyse ki düşündüğüm kadar korkunç değil…
Aslında tangolardan ziyade kadın sesinden çıkmış tangolar beni etkiliyor. Çünkü toplumun kadına dayattıklarının tam tersine tangolardaki kadın seslerinde işve, cilve, eda, başkaldırı, aşk, kahkaha evet en çok da kahkaha var.
"Mazi" plağa kayıt edilen ilk Türkçe tangoymuş. Güftesini Necdet Rüştü Efe Tara yazmış ve 1928'de Necip Celal Andel tarafından bestelenmiş bu sözler. Sevilen pek çok önemli tangonun da bestecisiymiş Necip Celal Andel ("Özleyiş", "Yıllar", "Mazi", "Kimse Sevgimi Bilmez", "Ayrılık", "Suna", "Sarı Yapıncak", "Günler", "Bir An İçin").
Mazi tangosunun yukarda bahsettiğimiz ilk yorumunu Seyhan Hanım yapmış; ki kendisi döneminin en önemli hanendelerindendir. Bu tangoyu günümüzde tekrar yorumlayan ve yine bir kadın icracı olan Sema olmuş.
Sema'yı Tuncel Kurtiz'le birlikte sahneledikleri Nazım Hikmet'in Şeyh Bedrettin Destanı'ndan ve türküleri caz formunda yeniden yorumladığı Taksim isimli caz grubundan biliyoruz daha ziyade. ‘Efsane Hanımlar' adını taşıyan gösterileri ise o dönemin kadın şarkıcılarının yüzlerini ve seslerini sahnede yeniden canlandırdığı bir performans. İşte mazi tangosu da Sema'nın "Ekho - Efsane Hanımlar" albümünde, bu çabanın bir ürünü olarak yer alıyor.
Ezgi
20. Sevemedim Karagözlüm,
Sevemedim karagözlüm
seni doyunca
Hep kıskandım seni elden yıllar boyunca
Kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım
Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
Aramıza kimse gelip girmesin
Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
Bana cefa ediyorlar bilmem nedendir
Benim korkum senden değil kaderimdendir
Herkes bana deli diye gülüp geçiyor
Senin aşkın beni kara gözlüm deli ediyor
Söz ve müziği Orhan Gencebay'a ait.
Sanırım çoğumuz bu şarkıyı aynı adı taşıyan 70'li yılların Türkan Şoray'ın "Balıkçı Azize", Kadir İnanır'ın ise müzisyen çocuk "şopen" olduğu Atıf Yılmaz filiminden
biliyoruz. Filimde şarkıyı da müthiş sesli ama o yılların görünmez kadını Belkıs Özener söylemiş, tıpkı diğer bir çok türk
filminde esas kız için söylediği şarkılar gibi.
(Yaklaşık 30 yıl sonra Belkıs Özener artık ortaya çıkmıştır; içimiz rahat olsun- "Sahibinin Sesinden", adlı türk filmleri için söylediği şarkıları topladığı bir albüm çıkartmıştır. )
Şarkının filmdeki yeri Azize'nin zengin/ünlü ama mutsuz bir kadına dönüştüğü andır. Hatta şarkıya şöyle başlar:
"Söyleyeceğim ilk şarkıyı mutlu insanlara adıyorum. Bu şarkının benim için tatlı acı hatıraları vardı. Aşkın ne olduğunu ben bu şarkıyla öğrendim,saadeti bu şarkıda tattım. Bir şey daha öğrendim bu şarkıyla,
her şeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor."
Bu başlangıç hüzünlü olsa da acaba bir türlü ortaya çıkmayan/çıkamayan Belkıs Özener'e bir gönderme mi diye düşünsem tüm romantizmi öldürmüş mü olurum bilmiyorum...
Özge
22. Bana Medet Senden Olur,
Bana medet senden olur efendim
Aşılmaz dağların ardında kaldım
Eller dosta[yare] doğru çeker göçünü
Evsiz(Elsiz) viranede çöllerde[ellerde] kaldım
Sana derim sana ey kaşı kara
Artıyor eksilmez[eksilmiyor] sinemde yara
Bir aşinam yok ki halımı sora
Yalanlı (mı) dolanlı (mı) dillerde kaldım
Sabahtan sabahtan semah tutarım
Dosta[Arşa] kadar gider benim katarım
Baykuş gibi viranede öterim
Gel gör ne perişan hallerde kaldım
Pir Sultan Abdal'ım ben de gülmedim
Aradım derdime derman bulmadım
Yol nereden gelir gider[geçer] bilmedim
Kesildi kervanım bellerde kaldım
Pir Sultan Abdal'ın söylediği/dediği bu deyişi, İsmail İlknur'dan (Kızılırmak grubu mensubu) dinlemiştim. Gördüm ki daha önce (1987'de) Musa Eroğlu Seher Oldu adlı kayıtta, Hüseyin Güneş ise Al da Uç Yüreğini adlı kayıtta seslendirmiş deyişi.
Deyişi İsmail İlknur'dan uzun zaman önce dinlediğim için, yorumumun aşağı yukarı
birbirleriyle örtüşen bu üç yorumdan bir miktar farklı olduğunu fark ettim.
Sonra bazı kere sözlerde de tahrifat yaratmışım.
Tümüyle nisyan ile yaptığım tahrifat akla aykırı durmaktadır. Yani "illerde kalmak" yerine "çöllerde kalmak" ıssızlık çağrıştırması açısından çok daha akli. Sonra Pir Sultan'ın yar yerine dostu arzulaması daha makul, çünkü dosttan kasıt Tanrı ya da Şah'tır. Bana göre, bütünde Musa Eroğlu yorumu doğru olanı.
Deyişin sözlerini, incelediğim Pir Sultan Abdal derlemelerinde bulamadım. Arif Sağ'ın bestelediği daha çok bilindiğini sandığım hali ise sadece Cahit Öztelli derlemesinde (Milliyet Yayınları, 1971, 202 ve 203. sayfalar) mevcuttu. Söz konusu derlemeler arasında Sabahattin Eyüpoğlu, İsmet Zeki Eyüpoğlu, Abdülbaki Gölpınarlı ve Pertev Naili Boratav derlemeleri de vardır. Öztelli, aşağıya sözlerini aldığım deyişi "ülkü yolunda bunalım şiirleri" kategorisi içinde değerlendirmiş. Deyişi bakılırsa yerinde bir kategorizasyon. Arif Sağ'ın seslendirdiği deyişle derlenen arasında da kimi farklar var:
Medet senden medet Muhammet Ali
[Medet pirim Ali]
Akar boz bulanık sellerde kaldım
Ne de[yaman] zalim olur şu elin dili
Söyleşirler bizi dillerde kaldım
Kaçma benden kaçma ey kaşı kara
Derdine düşeli oldum avara
Bir dostum yoktur ki halimi sora
Gariplik gurbetlik illerde kaldım
Yanarım yanarım tütünüm tütmez
Çıkarım bakarım bülbülüm ötmez
Çalıştım çırpındım ellerim yetmez
Dibi bir kararsız[bilinmeyen] göllerde kaldım
Farı dedim farı gönül farımaz
Kurudu çeşmimin yaşı silinmez
Harbi ısıtmazsa[ısıtmayınca] karlar erimez
Çöğenli boranlı dağlarda kaldım
Pir Sultan Abdal'ım gülmez[gülemez] oldu[m]
Akar[Kurudu] çeşmim yaşı silmez[silemez] oldu[m]
Geçecek[Gidecek] yollarım bile[n]mez oldu[m]
Kesilmiş[Dağıldı] kervanım yollarda kaldım
Bu farklılıklara itiraz etmemem, yorumumun olduğu gibi kalmasını tercih etmem... bunlar müzik hakkındaki düşüncelerimi aktarmakla açıklık kazanacaktır.
Ses varlığın bir halidir. Varlık'ta bir şey olduğundan, varlığın dalga formu insanda duymak olarak tezahür eder. Yani insan duymakla Varlık'la ilişkilenir, Varlık'ta bir şey olur. Bu mekanik bir ilişkisellik değildir. Müzik ise, duymakla (da) Varlık'ta olan insanın Varlık'ı dizginleme, Varlık'a hükmetme, Varlık'ı kendi rasyonalitesi ile ilişkilendirme çabalarından biridir. Bu bakımdan müzik bir pragmadır. Müzikle insan, varoluşunun iç mantığını Varlık'a empoze eder. Kısaca müzik varoluşsaldır ve insanın tüm öteki Varlık'ı bilme çabaları gibi yavancılaştırıcıdır. Bu, insanın doğasıdır: Varlık'ı bilmek.
Müzik insanda bir haslettir.
24. Payton Geldi,
Payton geldi meyhaneye dayandı
Siyah gömlek al ganlara boyandı
Garip annem oy buna nasıl dayandı
Ağlama Çakırım alır alır giderim seni
Arar isen yar gönlünde bul beni
Gide gide gitmez oldu dizlerim
Ağlamaktan görmez oldu gözlerim
Nazlı yare geçmez oldu sözlerim
Ağlama Çakırım alır alrı giderim seni
Arar isen yar gönlünde bul beni
Bu ağıt hakkında sahip olduğumuz bilgiler 2210 repertuvar arşiv numaralı TRT notasına dayanmakta. Buna göre türkü Bilecik/Gölpazarı/Kavacık bölgesinde Münevver Hanım tarafından yakılmıştır. Derleyen ve notaya alan Abdullah Gündüz olmuş. Sarhoş havası olarak da geçmekte. Bizim türküyle ilk karşılaşmamız 2005 Mart ayında Odtü mimarlık amfisinde Okan Murat Öztürk'ün eşliği ile Nida Ateş'in salondan gelen yoğun isteklerle konser sonu parçası olarak bu ağıtı seslendirmesi olmuştur.
Türkünün makamının misket düzeninde olması ve sözlerinin etkileyiciliği ve türküde geçen Çakır'ın ve Münevver hanımın bizim için birer muamma olmaları türküyü kaydetmemizdeki önemli nedenler arasında.
Özge
Bilmek toplumsal olarak gerçekleştirilir ve toplumsal örgütleniş insanının Varlık'a gücü yettiğince kendi rasyonalitesini dayatmak suretiyle onu bilmek çabası üzerinde bir belirleyiciliğe sahiptir. Yani toplumsal örgütleniş ya da onun belirleyicisi iktidar ilişkileri insanın varoluş pratiğinin bir parçası olarak müzik üzerinde belirleyiciliğe sahiptir.
Yaşadığımız çağda, insanın doğasına içkin bilmenin getirdiği yabancılaşmayı güçlendiren toplumsal örgütleniş ya da kapitalizm, geçmiş iktidar formlarının insani hasletleri daha fazla dikkate alan yapılarının canına okudu, toplumun örgütlenişteki belirleyiciliğinin yerine katastrofik bir yabancılaştırıcı dikti: metalaşma. Artık insani hasletlerimizin silinip gitmesine ya da doğamıza yabancı haller almasına neden olan bir motifin idaresindeyiz: Kazanç. Kazanca dönüşmek üzere mübadele edilmeyecekse hiçbir şeyin bu örgütlenişte anlamlı bir yere oturması beklenemez.
Müzik de öyle oldu. Kazanca dönüşmek üzere mübadele etmek için yapılıyor, halbuki insanın Varlık'ı duymasının bir aracıdır, bir halidir. Üstelik ağıt, yakarış, ilenme, şehvet, espri, sevgi ve sairin ifadesi olan müzik işbölümü/uzmanlaşma öngören bu toplumsal iktidarla profesyonellere bırakılmış durumda. Bu ortamda amatörlük bizim için Varlık'ı dinleme, kendimizi bilme çabamızdır ve bırakalım da bunu yaparken yanlış yapalım, kendimizden bir şeyler katalım.
Aydın
26. Dün Akşam,
Dün aksam yine benim yollarıma bakmışsın
Gelmeyince üzülüp perdeyi kapatmışsın
Kalbindeki derdine derman olmaya geldim
Sakin artık üzülme sende kalmaya geldim
Yıllar var ki hasretim o güzel yüzüne
Kararlıyım sevgilim senin olmaya geldim
Benim için ağlamış hep gözyaşı dökmüşsün
Gelmeyince üzülüp hep boynunu bükmüşsün
Kalbindeki derdine derman olmaya geldim
Sakin artık üzülme sende kalmaya geldim
Yıllar var ki hasretim o güzel yüzünde
Kararlıyım bu gece ben senin olmaya geldim
Besteyi Selami Şahin yapmış, sözleri Sinan Zorbey yazmıştır. (Sinan Zorbey aslında bildiğimiz bir çok başka arabesk parçanın da söz yazarı olan oldukça "damar" bir kişidir, örneğin diğer bir meşhur şarkısı da Ölüyorum'dur.
"Senin olmaya geldim" parçası ilk olarak 1980 yılında "Bizim Hikayemiz" LP'inde Adnan Şenses tarafından söylenmiştir. Bundan sonra (sırasından emin değilim), Emel Sayın, Vahdet Vural, Ümit
Besen, Bülent Ersoy, Güllü ve en son olarak da Ebru Gündeş tarafından söylenmiştir.
(İlgilenenler için not: Adnan Şenses tarafından söylendiğinde patlama yapmasının bir sebebi, sanıyorum ki, kaset çıkmadan 1 yıl önce Adnan Şenses'in o dönemki sevgilisi ve henüz 23 yaşında olan Esengül'ün, kaza olup olmadığı henüz anlaşılamayan, bir trafik kazasında ölmesidir.
Ruhat Sena
indirmek için tıklayınız
2. Ninni,
Nenni de kuzum bebeğim
Mis gibi uyu bebeğim
Nenni de benim bebeğim
Bahçeler yeşerecek
Kuzuma yemiş verecek
Hasır beşikte uykuda
Pamuk rüyalar görecek
Başucunda kuşlarla
Saçlarında rüzgarla
Uyusun güzel bebek
Büyüsün güzel bebek.
Sözler: Ferda
14. Şahin Bey,
Mehmet Sait asıl adım
Yırtıcı kuş adın aldım
Bir atılgan şahin oldum
Yuva tuttum yüceleri
Çapalı'ya otağ kurdum
"Beri hay"la gelir ordum
Dört cephede cenge girdim
Duman ettim niceleri
Umut fidanını diktim
Kan olup köküne aktım
Karanlığa yıldız ektim
Siperlerde geceleri
Altıbin alyıldız aktı
Bizim şafak böyle söktü
şehitlere ağıt yaktı
Suna boylu bacıları
Deyişi Ünsal Günsay "türküler"internet sitesinde sunulduğu hali ile notaya almış, ilk notaya alan olmasa gerek. Bu üç seslendirme ya da yorumdan başka, daha yaygın haliyle farklı sözlerle ve kendi bestesiyle Arif Sağ deyişi -farklı bir deyiş olarak alınabilir olsa da- Umut adlı kayıtta seslendirmiştir.
Musa Eroğlu yorumu ve öteki yorumlar arasındaki fark birinci kıtanın son mısrasının Musa Eroğlu tarafından "Elsiz viranede çöllerde kaldım" şeklinde, İsmail İlknur ve Hüseyin Güneş tarafından "Evsiz viranede çöllerde kaldım" şeklinde seslendirilmesidir. Bense ilk tahrifatı burada yapıp bu mısrayı "Evsiz viranede illerde kaldım" olarak seslendirdim. Bunun yanı sıra, Musa Eroğlu ve İsmail İlknur ikinci kıtanın son mısrasını "Yalanlı dolanlı dillerde kaldım" diye seslendirirken, Hüseyin Güneş'i takiple ben mısrayı "Yalan mı dolan mı dillerde kaldım" olarak seslendirdim. Aynı dörtlüğün ikinci mısrasını "Artıyor eksilmez sinemde yara" yerine "Artıyor eksilmiyor sinemde yara" olarak seslendirdim. Bundan başka ilk kıtanın üçüncü mısrasını "Eller dosta doğru çeker göçünü" yerine "Eller yâre doğru çeker göçünü" olarak seslendirdim.Üçüncü
kıtanın ikinci mısrası "Dosta kadar gider benim katarım" iken tarafımdan "Arşa
kadar gider benim katarım" olarak seslendirilmiştir. Son olarak, son dörtlüğün
"Yol nereden gelir gider bilmedim" mısrasını "Yol nereden gelir geçer bilmedim"
olarak seslendirdim. Bereket tahrifat bununla sınırlı(!)
Kapak fotosu Emrah, kapak ve site tasarımı
Yiğit, çizimler Özge...
iletişim için
sesinhafifligi@gmail.com